KİM ÖZLERDİ AVUÇ İÇLERİNİN TER KOKUSUNU
HAYATI TEK BAŞINA İÇİNE SIĞDIRAMAZSIN
***
Yanlışlardan sakın;
korkuyla değil,
ödev duygusuyla...
DEMOKRİTOS
Yorum (3) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
YENİ YIL
Yorum (12) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
GERÇEK BİR OLAY
Adamın biri arabasıyla giderken bir yolcu alır. Yolcu arka tarafa oturur. Şoför “Eee hemşerim, kimsin, nereye gidersin?” diye sorar. Yolcu “Ben Azrail’im, canını almaya geldim” der. Şoför alaycı bir tavırla “Sen mi Azrailsin” der “Güldürme beni!” Yolcu sakin bir tavırla “Sen daha önce Azrail gördün mü de tarif ediyorsun” der ve ekler “İnanmadın bana öyle mi?” Şoför:
- İnanmadım tabii...
Yolcu “O zaman
Öndeki arkaya bakar, bakar, bakar... Sonra şoföre dönüp:
- Abi arkada kimse yok ki, der.
Şoför hışımla arkasına bakar ve yanındakine “Kör müsün be adam, arkada oturuyor ya!” der. Öndeki arkaya bir daha bakar ve “Abi senin kafan mı iyi, yoksa benle dalga mı geçiyorsun!” der. Bu sefer arkadaki söze girer:
- Gördün mü! Öndeki beni ne duyabilir, ne de görebilir...
Şoförün dizlerinin bağı çözülür, beti benzi atar. Arkadaki, şoföre “Hadi” der “Arabayı kenara çek, canını almadan önce 2 rekat namaz kıl!” Şoför çaresiz arabayı kenara çeker, aşağı iner ve namaza durur. Şoför namazını kılarken 2 hırsız arabayı çalıp karanlıkta kaybolur.
Yorum (11) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
‘Öğretmenim, babamın grevi bitti...’
Kocaman kara ıslak gözleriyle bana bakarak, “Babam grevde öğretmenim, onun için ben bu çocuk tiyatrosuna gelemeyeceğim” dedi. Bütün bunları söylerken titrek bir sesle ve olanca çekingenliği vardı üzerinde. Ben ise kente gelen çocuk tiyatrosuna hep birlikte gitmenin güzelliğinden söz ederken öğrencilerime, Küçük Merve’nin bu sözlerinin şaşkınlığıyla; “Bu ne güzel şeydir!” dediğimi anımsıyorum. O bu sözlerime gecikmeden “Grevin neyi güzel öğretmenim! Babam greve katıldığı için maaşını alamıyor ki. Tiyatro biletini alamayacağım için de sizlerle birlikte gelemiyorum” dedi. Hep birlikte Merve de dahil çocuk tiyatrosuna gittik gitmesine; ama bir yerlerden başlayıp nasıl anlatılırdı,
bu küçük yüreklere ‘Telekom işçisinin grevi’.
“Bakın beni dinleyin çocuklar; sizlerle birlikte geçmiş zamana doğru bir yolculuğa çıkalım hadi!” dedim. “Ülkemizin işgal edildiği yıllara -Kurtuluş Savaşı yıllarına- gidelim. O zorlu mücadele verilirken haberleşmenin öneminden söz edelim.”
Hepsi söylenenleri can kulağıyla dinlerken Merve’nin ilgisi başkacaydı.
Ne de olsa greve çıkmış Telekom işçisi bir babanın kızıydı o.
O günlerde İngiliz işgal güçleri telgrafhanelerimize el koymuştu. Ancak yine de yurdunu seven birçok yürekli telgraf memuru, tüm baskılara karşın haberleşmeyi sağlamaya çalışıyordu. Telgrafçı Manastırlı Hamdi Efendi bunlardan en bilineniydi. Hele sizin yaşlarınızdaki ‘Sallabaş Kemal’ çocuk yaşına karşın cepheyle haberleşmeyi sağlamayı başarmıştır. Anadolu’da başlayan bu mücadelenin en iyi şekilde yürümesi için o tarihlerde Ankara’da Telgraf İdaresi kurulmuştu çocuklar (bu kurumun adı sonra PTT olacaktır). Ve şimdilerde bildiğimiz şekliyle Telefon İdaresi kısmı özelleştirilmiştir. Bu günlerdeki Telekom işçileri çalışma koşullarını iyileştirmek ve daha insanca bir yaşam sağlayacak ücret için greve çıkmışlardır. Unutmayalım ki çocuklar; Merve’nin babası dahil greve katılan tüm Telekom işçileri Kurtuluş Savaşı yıllarımızdaki Telgrafçı Manastırlı Hamdi Efendi kadar ülkelerini seven insanlardır. Ve bu işçiler aynı zamanda Telekom’un yabancılara satılmasına da karşı çıkmışlardı. Onları anlamak zor olmasa gerek diyerek konuşmamı tamamladım.
Epey zaman sonra Merve -kara gözlerinin olanca iriliğiyle- bana bakarak okul bahçesinde; “Grev bitti öğretmenim, babam bugün işbaşı yapacak!” diyerek ortalığın sessizliğini bozdu. Bu kez “Ne güzel şey değil mi Merve!” deyişime şaşırmadı. O grevi başarmış bir Telekom işçisinin kızıydı…
Yorum (6) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
ÇOK ÖZLÜYORUZ
ATAM;HER GEÇEN GÜN SENİ DAHADA ÇOK ÖZLÜYORUZ VE ANLAYARAK ANIYORUZ.
Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
ACI BİR ÖYKÜ
Vietnam savaşından dönen genç asker telefonla ailesini aradı:
-Anne baba, eve dönüyorum, ama sizden bir şey rica ediyorum. Yanımda bir arkadaşımı da getirmek istiyorum.
-Memnuniyetle, onunla tanışmak isteriz, diye cevapladılar.Oğulları,
-Bilmeniz gereken bir şey var diye devam etti.
-Arkadaşım savaşta ağır yaralandı.Bir mayına bastı ve bir koluyla ayağını kaybetti.Gidecek hiçbir yeri yok, ve onun gelip bizimle kalmasını istiyorum.
-Bunu duyduğuma üzüldüm oğlum. Belki onun başka bir yer bulmasına yardımcı olabiliriz.
-Hayır. Anne,baba,onun bizimle yaşamasını istiyorum.
-Oğlum,dedi babası,bizden ne istediğini bilmiyorsun.Onun gibi özürlü biri bize korkunç bir yük olur.Bizim kendi hayatımız var,bunun gibi bir şeyin hayatımıza engel olmasına izin veremeyiz.Bence bu arkadaşını unutup eve dönmelisin.O kendi başının çaresine bakacaktır.Oğlu o anda telefonu kapattı.Ailesi ondan bir süre haber alamadı.Ama birkaç gün sonra,polisten bir telefon geldi.Oğullarının yüksek bir binadan düşüp öldüğünü öğrendiler.Polis bunun intihar olduğuna inanıyordu.
Üzüntü dolu anne-baba oğullarının cesedini tespit etmek için şehir morguna götürüldüler.Onu tanıdılar ve bilmedikleri bir şey daha öğrenince dehşete düştüler:
Oğullarının sadece bir kolu ve bir bacağı vardı.
Yorum (3) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
ŞAİR HASAN HÜSEYİN İLE ÖĞRETMEN AZİME’NİN BİTMEMİŞ AŞK HİK
TARİH 3 Haziran 1963.Yer Uşak. Akşam saatleri... 30 yaşındaki Azime Karabulut, Uşak Lisesi’nde edebiyat öğretmeniydi. Evliydi. Eşi Hulusi, ilköğretim müfettişiydi; bir aydır evinden uzaktı; Eşme’deki okulları denetliyordu.İki çocukları vardı; oğulları dört yaşındaki Ufuk ve kızları iki yaşındaki Barış.Çocukların karnını doyurup uyuttuktan sonra bahçeye çıktı Azime.
Türlü türlü kuşlarla bezeli yörük kilimine bağdaş kurup oturdu. İçi sıkkındı. Neden olduğunu bilmiyordu. Kalktı, kuyudan su çekip çiçeklerini suladı. Saatler gece yarısını gösteriyordu. Hálá uykusu yoktu. Evin salonundaki radyoyu açtı, sürekli kanalları değiştirdi.
Birden...kanallardan birinde bir haber:
Büyük Türk şairi Názım Hikmet öldü.
Donup kaldı. Kendine gelince bahçeye zor attı kendini. Çocukluğundan beri şiirlerini her yerde arayıp okuduğu büyük şair ölmüştü işte.Sessizce ağlamaya başladı. Öksüz kaldığını hissetti. O anda aklına, son dönemlerde sık sık okuduğu, korkusuzluğunu Názım Hikmet’e benzettiği bir şairin adı geldi: Hasan Hüseyin.
Hasan Hüseyin adını ilk, 1959 yılında Dost Dergisi’nin şubat sayısında yer alan "Ağustos Şiiri"nde görmüştü.Azime o gece, ayın ve yıldızların altında Hasan Hüseyin ve Názım’ın şiirlerini okudu.Şafak sökmeye başlayınca korktu; ya Názım Hikmet gibi Hasan Hüseyin’i de yok ederlerse, ya sustururlarsa?Kızı Barış’ın sesiyle kendine geldi. Sabah olmuştu. Çocuklarıyla kahvaltı yaptı.O gün okulda ders yılı sonu sınavları vardı.Okula gitti. Acısını konuşacak kimsesi yoktu.Eve dönerken kararını verdi; Ankara’ya gidecekti; Hasan Hüseyin’i görecekti. Hiç tanımadığı, yüzünü görmediği, kim olduğunu bilmediği bir şairin elini tutacak, ona yalnız olmadığını söyleyecekti.Bir de merakı vardı; kanını tutuşturan sıcaklığı yaratan bu şiirlerin arkasındaki adam kimdi? Hemen o akşam gidecekti, gitmeliydi, yarın geç olabilirdi.Barış’ı omzuna aldı, Ufuk’un elinden tutup tren istasyonunun yolunu tuttu. Kanatlanmış gibiydi. 5 Haziran sabahı Ankara’daydı.
Ankara kocaman bir kent. Hasan Hüseyin’i nasıl bulacak? Solcu şairi kim bilir; olsa olsa Türkiye İşçi Partililer.Polise sordu: "TİP Genel Merkezi neredeydi?" Polis tarif etti.Parti binasından içeri girerken heyecanlıydı, saçlarının dibi, burnunu ucu terliyordu.Barış kucağında, Ufuk yanındaydı. Partililer bu manzara karşısında şaşırdı. Şairin nerede olduğunu bilemediklerini söylediler. Tam çıkacakken, adını sonradan öğreneceği şairin yakın arkadaşı Kemal Çiftler ile karşılaşması hayatının yönünü değiştirecekti.Hasan Hüseyin iki hafta önce Ankara’dan gitmişti. Ne zaman geleceği belli değildi. Azime, tren istasyonunun yolunu tuttu, Uşak’a döndü.
Temmuz ayının sonu; 27 Temmuz.Hasan Hüseyin’den mektup vardı.
"Azime Karabulut merhaba!"
Mektup beş sayfaydı.
"Sana ve senin gibi duyup düşünenlere binlerce selam. Sizlere layık olamamak korkusuyla titrediğimi duyuyorum. Ah, ne iyisiniz, ne yiğitsiniz sizler..."
Azime şaşkındı. Hem mektuba hem de coşkun bir sel gibi akan mektuptaki dizelere. Heyecandan ağladı. Hemen oturup yanıt yazdı. Bir de oğlu ve kızıyla çekilmiş fotoğrafı koydu zarfa. Yanıtı gecikmedi. Üstelik o da bir fotoğraf göndermişti.Azime, Hasan Hüseyin’i o fotoğrafta gördü ilk; gür beyaz saçları, basık izlenimi veren burnu...
Heyecandan titriyordu. Yanıtını beklemeden ardı ardına mektuplar yazdı. Hasan Hüseyin de ilgisiz değildi.Şairin ikinci mektubu "Sevgili Azime" diye başlıyordu.Üçüncü mektubunun tarihi 7 Ağustos 1963 idi. Şair mektubunu saat 03.00’te kaleme almıştı.Ve mektup, "Benim Azimem!" diye başlıyordu.
"Seni sevdim, seviyorum. Seni anlayarak seviyorum. Bunu bugün söylüyorum sanma. Ben sevmem böylesi laflar etmeyi. Hele, hiç sevmem mektup yazmayı. Seni seviyorum diyorum, anlıyorsun değil mi? Bu benim için zor bir itiraf...
Sen biraz yarınımsın benim. Biraz değil yarınımsın Azime. Sana Azimem diyorum anlasana! Seni anlayarak seviyorum Azime. Düşün ki yüzünü görmedim daha. Kimseden de sormadım seni. Seni kendi sözlerinle tanıyorum, bir de yolladığın resimden...
Geç mi kaldık? Yoo... Bu da bizim gerçeğimiz."
Şairin son mektubundan sonra Azime bir yol ayrımına geldi. Kaçışı yoktu, koşa koşa polis karakoluna gitti. Telefon sadece karakolda vardı.Sesini duymak istiyordu sevdiği adamın.
Akis Dergisi’ni aradı; Hasan Hüseyin dergide redaktör olarak çalışıyordu.
20 dakika bekledi telefonun bağlanmasını. Sonunda bağlandı. Kendini su içinde hissetti. Korkuyordu: "Ya sesim çıkmazsa?"Toparlandı hemen:
Sonunda konuşuyor muyuz, senin sesin mi bu? Evet, benim, ben Hasan Hüseyin Korkmazgil.
Bu kadar sıcak mıydı sesin?Ufak bir kahkaha sesi. O sıcak gülüş aklını başından aldı Azime’nin.
Ama yine de kontrolü kaybetmek istemiyordu; şiirini, yazdıklarını yıllarca izlemek başka, giderek sevmek de başkaydı, ama...Evliydi, iki küçük çocuğu vardı ve 30 yaşındaydı.
Şair, "Atla gel, çocuklarını yanına al gel, yeni bir hayat kuralım" diye ısrar ediyordu.
Fısıltıyla "Düşüneceğim" diye telefonu kapattı Azime. Ter içindeydi. Bitkindi. Eve dönerken, gömlek cebindeki şairin fotoğrafını çıkarıp baktı. Ağladı.
Hasan Hüseyin’i sevmekle, şimdiye dek sahip olduğu sevgileri yitirecek miydi? Birkaç gün Azime ne mektup yazdı ne telefon etti.Şair Hasan Hüseyin ise mektup yazmayı sürdürdü. "Gel" diyordu hep. "Gel birlikte düşünelim.”Azime çocuklarını düşünüyordu. Kocasını düşünüyordu. Anlayabilecek miydiler bu aşkı. Kocası, onuruna yedirip de "Haydi git" diyebilecek miydi? Ya babalar, anneler, akrabalar... Göze almak kolay mıydı, çekip gitmeyi?
Günler boyu kendini kırlara attı. Deliler gibi dolaştı akarsu kıyılarında, pınar başlarında. Ürpererek uyandığı rüyalar gördü. Artık dayanamıyordu. Kararını önce ailesine açmaya karar verdi.
Kardeşleri ilkokul öğretmenleri Necati, Ömer, Mustafa ne olursa olsun yanında olduklarını söylediler. Babası pek sesini çıkarmadı. Annesi, "İnsanın başına kar da yağar, boran da savrulur" dedi. Yüreklendi.Hemen koşup telgraf çekti sevdiğine: "Geliyoruz!"
17 Ağustos 1963.
Ankara Tren İstasyonu.
Azime’nin kalbi duracak gibi. Annelerinin içindeki yangından habersiz çocuklar sevinçliydi, yine Ankara’ya geldikleri için.Tren istasyona girdi.Azime’nin yüreği kıpır kıpır; şiir ile başlayıp mektupla devam eden bir sevdanın peşinden koşup Ankara’ya geldiğine inanamıyordu. Üstelik daha yüzünü bile görmemişti sevdiceğinin...İşte gördü onu Azime; gri kabarık saçları, genç enerjik yüzlü, ince bedenli bir adam telaşla tren vagonlarına bakıyor.Emindi, "Kesin bu o" dedi içinden.El sallarken, utanarak seyretti aşkını; ince dal gibi boylu boslu bir adamdı şair.Azime telaşlıydı, bu kez iki elini de sallamaya başladı. Hah o da gördü işte. Göz göze geldiler.Gün boyu Ankara’yı gezerek sohbet ettiler.Azime çocuklarla Ulus’taki Buhara Otel’e yerleşti. Sohbetleri sabaha kadar otel lobisinde de sürdü. Ertesi gün yine buluştular. Birbirlerini tanımaya çalışıyorlardı.Azime henüz eşinden ayrılmadığı için, o ilk ziyarette Hasan Hüseyin’in elini bile tutmadı.
Birkaç gün sonra Uşak’a döndü. Okuldaki görevini sürdürdü. Bu arada zor bir süreç sonunda eşinden boşandı.Sadece evinde değil, Uşak’ta da sorunlar çıktı. Edebiyat öğretmeninin bir solcu şaire áşık olması, halk arasında yer yer öfkeli çıkışlara neden oldu. O, aşkının arkasında dimdik durdu.Uşak’ta sorunlarla boğuşurken, 10 Haziran 1964 günü hayatını değiştirecek teklifi aldı. Hasan Hüseyin evlilik teklif etti. Aynı gece çocuklarla yine Ankara’nın yolunu tuttu.11 Haziran’da Altındağ Evlendirme Memurluğu’nda evlendiler. Törende sadece beş arkadaşları vardı. Azime çocuklarını alıp Ankara’ya yerleşti. Bir yıl sonra oğulları Temmuz doğdu.Ve Azime, eşi Hasan Hüseyin ve çocukları Ufuk, Barış ve Temmuz ile kirletilmemiş mutlu bir hayat yaşadı.Azime Korkmazgil’in aşkı bugün hálá ilk günkü heyecanla sürüyor.
Yorum (6) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
DUVARDA ÇİVİLİ KERTENKELE
Evinde köklü bir onarıma girişen bir Japon mimar, bu onarım nedeniyle duvarlardan birini yıkmak zorunda kalmıştı. Duvarın bir bölümünü yıktıktan sonra ilginç bir görüntüyle karşılaştı. Duvarı oluşturan iki tahta arasında, sıkışıp kalmış bir kertenkele vardı. Biraz daha dikkatle baktığında, kertenkelenin canlı olduğunu gördü. Onu oradan kurtarmaya çalışırken karşısına bu kez daha da ilginç bir görüntü çıktı: Kertenkele, bir çiviyle ayağından duvar tahtasına çakılmıştı.
Kısa bir süre düşününce Japon mimar, olayın gizini çözüverdi. On yıl önce ev yapılırken dışarıdan çakılan bir çivi, o an tahta duvarın iç bölümündeki kertenkelenin ayağına rastlamış ve ayağını delip onu tahta duvarın iç bölümüne çivilemişti.Peki nasıl olmuştu da kertenkele, bir santim boyu bile kıpırdayamadığı bu karanlık duvar boşluğunda on yıldan bu yana canlı kalabilmişti?
Japon mimar, evini onarma işini bıraktı, kertenkeleyi izlemeye başladı. Bu kertenkele herhalde havayla besleniyor değildi. O halde bunca yıl nasıl sürdürebilmişti yaşamını?Bir süre sonra duvar boşluğunda bir hareket oldu. Japon mimar, nereden çıktığının ayırdına varamadığı başka bir kertenkelenin geldiğini gördü.Şaşırmamak, hayret etmemek olanak dışıydı. Gelen kertenkele, ağzında yiyecek taşıyordu ve bu yiyeceği, duvar boşluğunda çivili duran kertenkeleye getiriyordu.
Bu bir öykü değil, bir Japon mimarın tanık olduğu gerçek bir olaydır. Onun, bir türlü yanıtlayamadığı şu sorusuna, acaba siz yanıt bulabilir misiniz?Bu iki kertenkele arasındaki ilişki nedir? Onlar, “anne ve yavru” mu, “eş” mi, “kardeş” mi, yoksa yalnızca iki “arkadaş” mıdır?
Yorum (13) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
DOSTUN HAKİKİSİ
Genç adamın biri,Dermiş ki babasına her gün;
- ” Benim de dostlarım var, sendeki dost gibi”
Baba, itiraz eder,Olmaz öyle çok dost, hakikisi Belki bir, belki iki,
Fazlasını bulamazsın gerçek, hakiki... Devam eder durur konuşma...
Aralarında başlar bir tartışma,Karar verirler bir sınava,
Dostun hakikisini anlamaya...
Bir akşam bir koyun keserler ve koyarlar çuvala.
Baba der ki oğluna,
- “Hadi al bu çuvalı, şimdi götür dostuna”.
Çuvaldan kanlar damlamakta,Sanki öldürmüşler de bir adamı,
Koymuşlar çuvala,Dıştan böyle sanılmakta.
Delikanlı sırtlar çuvalı,Gider en iyi bildiği dostuna,çalar kapıyı.
O dost, bakar ki bir çuvala hem de kanlı,
Kapar hızla kapıyı delikanlının suratına,Almaz içeri arkadaşını,
Böylece tek tek dolaşır delikanlı,Kendince tanıdığı, sevdiği dostlarını.
Ne çare, hepsinde de sonuç aynıdır.Evlat geriye döner.Ama içten yıkılır...
Babasına dönerek;
- “haklıymışsın baba, Dost yokmuş bu dünyada ne sana, ne de bana “ der.
Baba 'hayır Evlat 'der, benim bir dostum var bildiğim.
Hadi, çuvalı alda bir kerede git ona.
Genç adam, çuvalı sırtlar tekrar.Alnından ter, çuvaldan kanlar damlar...
Gider, baba dostuna. Kabul görür, sevinir.
O dost, delikanlıyı alır hemen içeri.Geçerler arka bahçeye.
Bir çukur kazarlar birlikte,Çuvaldaki koyunu gömerler adam diye,
Üzerine de serpiştirirler toprak,belli olmasın diye dikerler sarımsak...
Genç adam gelir babasına;
-'Baba, işte dost buymuş' diye konuşunca,
Babası;
-“daha erken, o belli olmaz daha.Sen yarın git O'na, çıkart bir kavga,Atacaksın iki tokat, hiç çekinmeden ona,işte o zaman anlaşılacak, dostun hakikisi.Sonra gel olanları anlat bana...'
Genç adam, aynen yapar babasının dediğini,
Maksadı anlamaktır dostun hakikisini,
babasının dostuna istemeden basar iki tokadı!
Der ki tokadı yiyen DOST;
'Git de söyle babana, biz satmayız Sarımsak tarlasını böyle iki tokada'!
Yorum (8) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
KISKIVRAK
Kıskıvrak yakalanmışsın;
gıyabi tutukluluğun vicahiye dönüşmüş doğumunla.
Hep seçememiş, seçilmişsin ömrün boyunca.
Bir kez doğdun mu o soyadıyla,
bir kez buldun mu kendini o grupta,
bir kez girdin mi o koyna,
bir kez sevdin mi coşkuyla;
afsız bir yafta asılır boynuna...
Bir Genel Seçim’de seçmensindir her beş yılda. Yüzünü bile görmeyeceklerin için oy kullanırsın kilitli sandıkların başında.Ama seçimsiz bir mutlakiyet yaşarsın akrabalarınla,çevrende her daim görmeye hükümlü olduklarınla.
Düş bu;ama her beş yılda bir, Genel Seçim gibi, bir de Genel Seçmeyiş, yani bir Genel Bitiş hakkı da olmalıdır yaşamda.Yani memnun olsan da, olmasan da önce BÜTÜN ilişkiler otomatik olarak bitmeli; zimmetli sıfatlar iade edilmeli, hesap kesilmelidir sürenin sonunda.
Bu beş sene boyunca sevgisini, emeğini esirgememişler, eksiltmemişler; iki tarafın da aktif onayı ile elele ikinci,ya da iki bininci beş senelere yelken açarlarken;hazırdan yemiş, mirası tüketmiş, ya da özen esirgenmiş,
belki hiç, belki de artık istenmemiş birlikteliklerin kilitleri açılabilmelidir.
Yeni beş senede, sıhhi bir gerekçe yoksa;oda arkadaşından, kocan olacak adama,üst komşundan, selvi boyluna,kazık kadar oğlundan, babana kadar herkes pedala basmalıdır.
Pazara kadar değil; beşinci yıldaki Genel Seçmeyiş’e, yani Genel Bitiş’e, hatta mezara kadar gökteki yıldızlar onun için parlamalı, güneş muhteşem batmalı, o parfüm, o gelmeden sıkılmalı, kapı pijamasız, bigudisiz açılmalı,o yardım aynı gönülle yapılmalı, o muhteşem sohbetlerin yapıldığı üçlü koltukta artık devrilip yatılmamalıdır.Seçilmek istenen dayı, ayılaşmamalı;ağabey, ağabey kalabilmek için canı kardeşini kollamalı,kardeş ise o delikanlı ağabeyin, o sımsıcak ablanın mutluluğu için nice beş seneler ölümüne savaşmalıdır.Mavi küre, bu savaşlarla yaşanası bir barış, bir vefa, bir sevgi gezegeni olacaktır.
Yürüdüğün yollar, okuduğun satırlar, duyduğun notalar hiç senin olmamışsa,
görümce örümcek, anlam bir uzak akrabaysa,
komşu da pişen sana düşmüyor, sevdiğin seni saymıyorsa,
bu Genel Seçmeyiş, cenderedeki ruhları özgürlüğüne kavuşturacaktır.
Beşlerin, onların değil,ömürlerin yetmeyeceği, doyulmaz birliktelikler emek emek korunacak;bitmişlerin, gitmişlerin,belki de hiç gelmemişlerin ardından,
ömürlerin yetmeyeceği, doyulmaz birliktelikler aranacak,bulunmasına fırsat tanınacaktır.
Yolun sonuna mutlu olarak,
zırhlı araçta kıskıvrak bağlı,
çıkışsız otoyoldan değil;
ancak bisikletin üzerinde kan ter içinde,
gözlerin kapalı, kolların iki yana açık,
kendi seçtiğin dar patikadan varılacaktır...
Yorum (2) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı










