KİM ÖZLERDİ AVUÇ İÇLERİNİN TER KOKUSUNU
HAYATI TEK BAŞINA İÇİNE SIĞDIRAMAZSIN
ASLOLAN HAYATTIR
Aşkın en sağlam sigortası mesafedir' der Enis Batur, Cogito`nun 'aşk' sayısına yazdığı önsözünde. Yıllar yılı hasretle beklediği ışığa kavuşan bir hücre mahkumu nasıl körleşirse, aşk da körelir yakına gelince. Sanki özlemdir aşkın çimentosu; özlem çekilmediği zaman aşk, kumsalda şehvetinden soyunmuş yatan çıplak bir beden kadar sıradanlaşır, ehlileşir, söner. Belki ondandır aşkların en güzelinin mektuplara yazılmış, şarkılara dökülmüş, telefonlarda söylenmiş oluşu. Mutlu aşkta yazılacak bir şey bulunamamıştır çünkü...
Nazım Hikmet`in hayatı bu tezin ispatıdır adeta...
Nazım, hep uzağındaki kadınları sevmiştir.
Piraye ile 1935`te evlendi. Ertesi yıl tutuklanarak içeri girdi. Adını kol saatinin kayışına tırnağıyla yazdığı bu kadınla 1950’de hapishaneden çıkana kadar yazıştılar. Adını kol saatinin 17 yıllık ilişkileri boyunca yazılan 581 mektubu piraye Hanımın oğlu Mehmet fuat yayınladı geçenlerde. Nazım karısına şöyle yazıyordu; Seni nasıl seviyorum biliyor musun ?
Ot yağmuru nasıl severse, sarhoşun Şarabı, şarabın billur kadehi sevdiği gibi, annenin çocukları, çoçukların anneleri sevdiği gibi, Lenin’in inkilabı ve inkilabın Marx’ı sevdiği kadar seviyorum,Nazım Hikmetin Aşkına yazdığı mektupların birinde,hapisten Çıkarsam ve sana kavuşursam, bu öyle dayanılmaz bir saadet olacak ki gebereceğim diye korkuyorum' diyordu. Oysa öyle olmadı. Taze bir ekmek hayaliyle yıllar yılı aç yaşayan biri, hasretle dişlediği somunun dördüncü diliminde ne hissederse Nazımda onu hissetti;
Ot yağmura, ayna ışığa kavuştuğunda ne olursa o oldu...
Alışıldı. Sarhoş şaraptan bıktı.
Şarap kadehten taştı, inkilap Marx’ı aştı , aşk bitti ve ayrıldılar.
Nazım yeni bir aşktaydı çoktan...
1949`da Bursa cezaevindeyken dayısının kızı münevverden bir oğlu oldu. Yeniden içeri alınacağını hissedince, 7 tepeli şehrinde bırakıp gonca gülünü yurtdışına kaçtı. Vatandaşlıktan çıkarıldı ve yeniden başladı hasret mektupları... Bu kez mektupların üzerinde münevverin adresi yazılıydı; Yüz yıl oldu yüzünü görmeyeli, belini sarmayalı, gözümün içinde durmayalı, aklının aydınlığına sorular sormayalı, dokunmayalı sıcaklığına karnının, yüz yıldır bekliyor beni bir kadın, aynı daldaydık, aynı daldan düşüp ayrıldık, aramızda yüz yıllık zaman, yol yüzyıllık... Sonra yüz yıldır bekleyen o kadın oğlunu sırtlayıp çıkageldi bir gün; yüz yıllık yolu aşarak... Lakin hasret bitince aşk da bitti . Nazım yeni bir aşktaydı çünkü...1959`da Vera ile evlendi.1963`te öldü.
3 haziran, 35. Ölüm yıldönümü Nazımın...Tesadüfe bakın ki, uzaktaki bir kadına yazdığı mektupların yayınlandığı hafta, yüzyıldır bekleyen öbür kadının ölüm haberi geldi uzaklardan. Münevver`in kansere yenik düştüğünü öğrendiğimiz hafta Piraye ‘ye yazdığı mektuplar vardı gazetelerde... Şöyle diyordu mektuplardan birinde; Canım karıcığım, birbirimizden uzak olmak birbirimize sokulamamak ne korkunç şey fakat bu korkunçluğun ne tuhaf, nede acı bir tadı var. Galiba en çok bu tadı sevdi Nazım. Aslında onun sevdiği kadınlar değil, sevme fikriydi. Kadınlar Sadece öznesiydi sevginin, nesnesi oldukları anda değiştirdi onları. Ona aşkı anlatabilmek için vesileler, ilhamlar lazımdı. Son şiirlerinden birinde, üstümüzde yazdıklarımın hepsi, onlar olan değil, olmasını istediklerimdi aramızda. Sevgiyi, yaşamaktan çok yazmayı sevdi, ve onca aşktan yaşadığını iki sözcüğe özetledi.
CAN DÜNDAR
Yorum (4) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
<Önceki Yazılar | Sonraki Yazılar>
ASLOLAN HAYATTIR
Aşkın en sağlam sigortası mesafedir' der Enis Batur, Cogito`nun 'aşk' sayısına yazdığı önsözünde. Yıllar yılı hasretle beklediği ışığa kavuşan bir hücre mahkumu nasıl körleşirse, aşk da körelir yakına gelince. Sanki özlemdir aşkın çimentosu; özlem çekilmediği zaman aşk, kumsalda şehvetinden soyunmuş yatan çıplak bir beden kadar sıradanlaşır, ehlileşir, söner. Belki ondandır aşkların en güzelinin mektuplara yazılmış, şarkılara dökülmüş, telefonlarda söylenmiş oluşu. Mutlu aşkta yazılacak bir şey bulunamamıştır çünkü...
Nazım Hikmet`in hayatı bu tezin ispatıdır adeta...
Nazım, hep uzağındaki kadınları sevmiştir.
Piraye ile 1935`te evlendi. Ertesi yıl tutuklanarak içeri girdi. Adını kol saatinin kayışına tırnağıyla yazdığı bu kadınla 1950’de hapishaneden çıkana kadar yazıştılar. Adını kol saatinin 17 yıllık ilişkileri boyunca yazılan 581 mektubu piraye Hanımın oğlu Mehmet fuat yayınladı geçenlerde. Nazım karısına şöyle yazıyordu; Seni nasıl seviyorum biliyor musun ?
Ot yağmuru nasıl severse, sarhoşun Şarabı, şarabın billur kadehi sevdiği gibi, annenin çocukları, çoçukların anneleri sevdiği gibi, Lenin’in inkilabı ve inkilabın Marx’ı sevdiği kadar seviyorum,Nazım Hikmetin Aşkına yazdığı mektupların birinde,hapisten Çıkarsam ve sana kavuşursam, bu öyle dayanılmaz bir saadet olacak ki gebereceğim diye korkuyorum' diyordu. Oysa öyle olmadı. Taze bir ekmek hayaliyle yıllar yılı aç yaşayan biri, hasretle dişlediği somunun dördüncü diliminde ne hissederse Nazımda onu hissetti;
Ot yağmura, ayna ışığa kavuştuğunda ne olursa o oldu...
Alışıldı. Sarhoş şaraptan bıktı.
Şarap kadehten taştı, inkilap Marx’ı aştı , aşk bitti ve ayrıldılar.
Nazım yeni bir aşktaydı çoktan...
1949`da Bursa cezaevindeyken dayısının kızı münevverden bir oğlu oldu. Yeniden içeri alınacağını hissedince, 7 tepeli şehrinde bırakıp gonca gülünü yurtdışına kaçtı. Vatandaşlıktan çıkarıldı ve yeniden başladı hasret mektupları... Bu kez mektupların üzerinde münevverin adresi yazılıydı; Yüz yıl oldu yüzünü görmeyeli, belini sarmayalı, gözümün içinde durmayalı, aklının aydınlığına sorular sormayalı, dokunmayalı sıcaklığına karnının, yüz yıldır bekliyor beni bir kadın, aynı daldaydık, aynı daldan düşüp ayrıldık, aramızda yüz yıllık zaman, yol yüzyıllık... Sonra yüz yıldır bekleyen o kadın oğlunu sırtlayıp çıkageldi bir gün; yüz yıllık yolu aşarak... Lakin hasret bitince aşk da bitti . Nazım yeni bir aşktaydı çünkü...1959`da Vera ile evlendi.1963`te öldü.
3 haziran, 35. Ölüm yıldönümü Nazımın...Tesadüfe bakın ki, uzaktaki bir kadına yazdığı mektupların yayınlandığı hafta, yüzyıldır bekleyen öbür kadının ölüm haberi geldi uzaklardan. Münevver`in kansere yenik düştüğünü öğrendiğimiz hafta Piraye ‘ye yazdığı mektuplar vardı gazetelerde... Şöyle diyordu mektuplardan birinde; Canım karıcığım, birbirimizden uzak olmak birbirimize sokulamamak ne korkunç şey fakat bu korkunçluğun ne tuhaf, nede acı bir tadı var. Galiba en çok bu tadı sevdi Nazım. Aslında onun sevdiği kadınlar değil, sevme fikriydi. Kadınlar Sadece öznesiydi sevginin, nesnesi oldukları anda değiştirdi onları. Ona aşkı anlatabilmek için vesileler, ilhamlar lazımdı. Son şiirlerinden birinde, üstümüzde yazdıklarımın hepsi, onlar olan değil, olmasını istediklerimdi aramızda. Sevgiyi, yaşamaktan çok yazmayı sevdi, ve onca aşktan yaşadığını iki sözcüğe özetledi.
CAN DÜNDAR
12/10/2006 | Kategori:
Can Dundar
|
Yorum (4) |
Yorum Yaz
Kalıcı Bağlantı | Arkadaşına Gönder
Önceki Sayfa | : | Sonraki Sayfa


