KİM ÖZLERDİ AVUÇ İÇLERİNİN TER KOKUSUNU
HAYATI TEK BAŞINA İÇİNE SIĞDIRAMAZSIN
ÇEKMECE
Büyüklerle ben yapamıyorum
çocuklar da almıyor beni oyunlarına
devlet dairesinde
yangından kurtarılmayacak
sıkışmış bir cekmece gibiyim
açılamıyorum sana
Kardeşiyle sokaklarda hep
bir örnek giydirilen sen
nasıl sevmezsin eşitliği
yürürken düşen çoraplarını
aynı hizaya getirmek için
annen değil miydi önünde diz çöken
Öpüşme sahnesinin tam ortasında
içeri girdiğin yazlık sinemanın
yer göstericisiyim
yürüyorsun fenerimin ışığında
yer:Kız Kulesi
ve sonu ayrılıkla bitecek
hüzünlü bir aşk filmini oynuyor
beyaz duvarında
Bir kez olsun çıkmazken ağzından
seni sevdiğimi
her gün söylememi yadırgama
bil ki bu şehirde
iskelenin verilmesini
beklemeden atlarım vapurlara
Son karesi gibi Red Kit'in
batan güneşe doğru
sürerken atımı
gitme kal demeni bekliyorum
ama yalnızca
rüzgar çekiştiriyor atkımı
SUNAY AKIN
Yorum (7) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
DENİZKIZLARININ İZİNDE
Denizkızları, Yunan mitolojisinde, bir adada yaşayan ve şarkı söyleyerek denizcileri yanlarına çağıran ‘Sirenler’ olarak çıkar karşımıza… Sirenlerin adalarının kıyıları, güzel seslerinin büyüsüne kapılıp, kayalıklarda parçalanan denizcilerin kemikleriyle doludur. Odysseus, arkadaşlarının kulaklarını balmumuyla tıkayarak kurtulur Sirenlerin elinden. Ne var ki Sirenleri, balık kuyruklu kadın sanmak yanılgıdır. Onlar, balıktan çok kuşa benzetilir. Kanatları olan Sirenlere balık şeklini veren Romalılardır. Yalnızca Yunan değil, diğer kültürlerde de karşımıza çıkar denizkızları… Brezilya’nın Ris Vermehios Irmağı, her yıl dünyanın en garip gösterilerinden birine sahne olur. Kıyıda toplananlar, yanlarında getirdikleri, dudak boyası, güzellik kremleri ve kolye, yüzük gibi takılarla dolu sepetleri, bir gemiye koyarak, ırmağın denizle buluştuğu yere doğru yola çıkar. Çok geçmeden, denize atılır tüm sepetler! Yapılan dualar da denizin sularına karışır. Hepsi de köle olarak Brezilya’ya getirilen karatenli insanların torunları olan yöre halkı, Yemandja Tanrıçası’na tapmaktadır. Süsü sevdiğine inanılan Yemendja yarı balık, yarı insan bir tanrıçadır. Yolu Sicilya’ya düşen İbn al-Bialsath, bir dere ağzında uyuyan denizkızının dramına yer verir seyahatnamesinde. Arap gezgin, kadınların kocalarından kıskandıkları denizkızını parçalayarak öldürdüklerini yazar. Bir diğer gezgin Jean Cabot’ya göre de denizkızları kötülük getirir. Cabot, denizkızlarından korunmanın yöntemini de bulmuştur: Denize boş şişeler atmak! Denizin beyaz köpükleri arasında görünen denizkızları, beyazperdede de çıkar karşımıza… İskoçyalıların ‘Beyazlı Hanım’ dedikleri denizkızı, birçok filmde başrol oynar. 1948′de yönetmenliğini Ken Annakin’in yaptığı Miranda adlı filmdeki denizkızı kötü niyetliyken, 40 yıl sonra çekilen ve denizkızını Daryl Hannah’ın oynadığı Splash‘ta zalim olan insanlardır. Türk Sineması’nda ise denizkızları bir panayır ortamında ele alınır. Barış Pirhasan Usta Beni Öldürsene‘de sirkteki denizkızına âşık bir ip canbazını anlatır. Usta yönetmenliğinin şairliğini unutturamadığı Pirhasan, denizkızının gerçek olup olmadığını izleyicinin yorumuna bırakır. Denizkızı, denizcilerin yüzyıllardır kadına benzettikleri bir fok balığı türüdür aslında… Uzaktan bir kadını andıran bu hayvanlar, memeleriyle yavrularına süt verir. Böylesi bir durumda kayalıklara otururken görüldüklerinde denizkızı sanılırlar. Bu yanılgıya düşenlerden biri de Kristof Kolomb’dur. O bile, Amerika’ya giderken günlüğüne denizkızlarını gördüğünü yazar. Hiç düşündünüz mü; denizkızı var da neden denizerkeği yok? Yanıtı çok basit: Çünkü denizcilerin hepsi erkek. Eğer kadınlar da denizde aylarca gezinselerdi, erkeğe benzetecekleri bir deniz canlısı bulurlardı!
SUNAY AKIN
Yorum (5) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
İNSANLAR CEHENNEMİ
İstanbul’da yasaklanan hayvan yalnızca sokak köpeği olmamıştır. Kuzey Afrika’nın, İmparatorluk sınırlarına katılmasından sonra kente getirilen ve zenginler arasında bir süs oyuncağına dönüşen maymunlar da yasaklardan paylarına düşeni fazlasıyla almışlardır. Halk arasında yaygınlaşan maymun sevgisine düşman olan, III. Murat’ın imamı ve sonradan Rumeli Kazaskeri görevine atanan Molla Abdülkerim Efendi’dir. Nefretinden dolayı ‘Maymunkeş imam’ olarak anılan Abdülkerim Efendi zamanında, İstanbul’da neredeyse dallarına bir maymun asılmayan ağaç kalmamıştır. İri yapılı maymunlar için özel idam sehpaları bile hazırlatan Maymunkeş imam, atıyla İstanbul’u gezmekte, zavallı hayvanların iplerini bizzat kendi elleriyle çekmekteydi. Oysa, Osmanlı donanmasının Akdeniz’de kurduğu egemenlikte büyük payı vardır maymunların! Özellikle II. Beyazıt’tan sonra, maymunların uzağı görmedeki başarılarından faydanılmak amacıyla onları birer dürbün gibi kullanma yoluna gidilmiştir. Gelibolu ve İstanbul’daki tersanelerde özel bir eğitimden geçirilen maymunlar, görev yaptıkları gemilerin direklerinde gözlerini ufuktan ayırmaz ve bir gemi gördüklerinde aşağıya haber verirlerdi. Öyküsünü anlatacağımız Washoe, eğitilen bir şempanzenin adıdır. 21 Haziran 1966′da, Allen ve Beatrix Gardner adlı bilimadamları tarafından 14 aylıkken satın alınan Washoe’nin apayrı bir önemi vardır. Washoe, insanın doğadaki tek ‘düşünen hayvan’ olduğu efsanesini yıkan şempanzedir. Gardner çifti, evlerinin bahçelerinde baktıkları Washoe’ye dilsizlerin el işaretini öğretir ilk önce. Şempanzenin yanındayken kendi aralarında hiç konuşmamayı kararlaştırırlar. Bilimsel çalışmalarda bir şempanze 15 gün boyunca içinden gelir de bir kelimeyi günde en az bir kere kullanırsa, o kelimeyi öğrenmiş kabul edilir. Washoe 22 aylıkken 34, 40 aylıkken 92 kelime öğrenir. İlk öğrendiği kelime ise ‘more’, yani ‘daha fazla’dır. Sözcük dağarcığı genişleyen Washoe, adını bilmediği eşyalara ad koymaya başlar. Buzdolabını bilmemektedir örneğin, ama dağarcığındaki sözcüklerle onu şöyle tanımlar: “Aç-ye-iç…'’ 1970 yılında, Gardner çiftine verilen maddi destek bittiğinde Washoe 130 sözcük bilmektedir. Hayvanat bahçesine konulma ve pek çok şempanzenin ölümüne neden olan bilimsel deneylerde kullanılma riskine karşı Gardner çifti, Oklohama Üniversitesi’nde ders verdikleri yıllarda öğrencileri olan Roger ve Debbie Fouts’a teslim ederler Washoe’yu. 15 şempanzelik bir gruba katılan Washoe, yeni arkadaşlarının işaret dilini bilmediklerini gördüğünde onlara şöyle seslenir: “Pis maymun!..” Washoe’ya pis sözcüğü ‘kirli’ anlamında öğretilmişti. Oysa Washoe bu sözcüğü hakaret anlamında kullanıyordu. Bu şaşırtıcı gelişme ve Washoe’nun diğer şempanzelere öğrendiklerini anlatma çabası, insanlara özgü sanılan zekânın maymunlarda da var olduğu gerçeğini gözler önüne serer! Bilim otoriteleri Washoe’nun zekâ sahibi olduğunu kabul etmek istemezler. Çünkü, kanunlara göre zeki, düşünebilen canlılar üzerinde deney yapılamaz. Bilim deneylerinde kullanılan canlılar arasında maymunlar geniş bir yer tutmaktadır. Bu ‘doğal kaynağı’ kaybetmek istemeyenler, Washoe’nun zekasını görmezlikten gelir. İki çocuğunu kaybeden Washoe, kendisine getirilen 10 aylık bir şempanzeyi önce reddeder, aradan birkaç gün geçtikten sonra “Benim bebek,” diyerek sarılır. Washoe’nun bebeği, annesi bilimsel deneylerde ölen bir şempanzedir!
SUNAY AKIN
Yorum (3) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
SICAK GÜNLERİN BAYRAĞI
Ülkelerinin özgürlüğü için savaşan bir grup Meksikalı, çatışma sırasında yemek molası verir. Silahların sustuğu bu anda, bir bayraklarının olmadığından yakınırlar. Herkes nasıl bir bayrak istediğini anlatır, ama bir karara varamazlar. Sonunda aralarından biri, yedikleri karpuz kabuklarını göstererek şunları söyler: “Biz bu topraklar için savaşıyoruz. Ona emek veriyoruz. O da bize karpuz veriyor. Bayrağımız rengini karpuzdan alsın!” Böylelikle kırmızı, beyaz ve yeşilden oluşan Meksika bayrağı doğmuş olur! Bir karpuzu kestiğimizde ortaya çıkan renklerin bir ülkenin bayrağı olduğunu çok azımız biliriz. Karpuz konusunda bilmediğimiz bununla kalmaz. Ne diyor Orhan Veli: “Hanginiz bilir benim kadar karpuzdan fener yapmasını Sedefli hançerle üstüne Gülcemal resmi çizmesini…” Orhan Veli elbette karpuzdan fener yapmasını çok iyi bilirdi, çünkü çocukluğu Beykoz’da geçmiştir. Beykoz, İstanbul’un karpuz tarlalarıyla ünlü bir köyüydü o zamanlar… Unutmadan söyleyelim: Gülcemal’de, o yılların ünlü bir vapurunun adıdır. Karpuz, dünyada yaygın bir meyve olduğundan birçok şiirde ona rastlayabiliriz. Örneğin Şilili şair Pablo Neruda bir şiirinde şu dizelere yer verir: “Neden güler bir karpuz ansızın Bağrına saplanınca bir bıçak…” Yazın bir dilim sıcak kahkahasıdır karpuz. Sıcak yaz günlerinde onunla serinleriz. Onun için yazılmış en güzel dizeler Bedri Rahmi Eyüboğlu’nda çıkar karşımıza… Şöyle seslenir Bedros: “Bu karpuz çok kırmızı Bölüşmek şart…” Ama karpuz her zaman yenmek için değildir. İnsanımızın yaratıcı zekâsıyla çok farklı bir şekilde de kullanılmıştır! Ben buna tanığım. Nasıl mı? Anlatayım efendim: Sıcak bir yaz gününde, camları sonuna kadar açık arabamın içinde Boğaz Köprüsü’ne doğru ağır ağır ilerlerken, yolun solunda arızalanan bir araç görmüştüm. Arabanın sahibi ceza kesmekte olan polise bir şeyler anlatmak için çırpınıyordu. Yanlarından geçerken duydum, yalvarırcasına şunları söylüyordu: “Ağabey, idare et n’olur… O da kırmızı, bu da kırmızı…” İstanbul trafiğinde yaşanılan gündelik komedi sahnelerinin en yaratıcılarından biri olan manzara şuydu: Arızalanan arabanın sahibi bagajında taşıdığı karpuzu ortasından kesmiş, reflektör yerine kullanmıştı! Zeynepkamil Hastanesi’nin karşısındaki karpuz sergisinde, yazlık sinemaların dağılmasını beklerdik. Evlerine dönenler arasında karpuz alan çok olurdu. Sonra Göztepe’de açtığımız manavda da karpuzları tezgâha dizmekten çok mutlu olurdum. Ağabeyim de ben de hem çalışıyor hem de okuyorduk, bir koltukta iki karpuz taşıyorduk yani… Eee, lafı öyle ya da böyle sonuna getirdik. Ey okur, bil ki yukarıdaki tüm lakırtılar birazdan okuyacağın şiir içindir. Eh, bizim dolgumuz da kalemimize yakışır şekilde olmalı ama değil mi? Gelgelelim şiire… Karpuz için yazılmış en güzel şiirdir, sizlere sunduğum. Adı: Tekne Kazıntısı… Şairi ise bir güzel insan: Cevat Çapan… Buyrun, şiiri dilimliyoruz: “Babam iki tek atınca Hadi seni karpuzlara götüreyim, derdi Karpuzlar Gebze’de oturan kızlardı Annem kızarır, kızar Bey çocuk daha küçük, der Mutfağa gider ağlardı Babam karpuzdan anlardı!…”
SUNAY AKIN
Yorum (8) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
ŞEMSİYE
tozlu bir şemsiye durur
çatı katındaki odanın
kuytu bir köşesinde
kumaşındaki eski yağmurların
hüzünlü kokusuyla
anımsar mısın bilmem
yağmurun bardaktan
boşanırcasına yağdığı o günü
hani şemsiyeyi iyice çekip başımıza
dudaklarımla hesaplamıştım
yüzölçümünü
nicedir sokağa çıkarmıyorum
şemsiyeyi
korkuyorum çünkü
kapısı açık kafesinden
uçan bir kanarya gibi
beni ikinci kez terk etmenden
yanıt alamayacağımı bilsem bile
yanına gidip
sorarım hergün şemsiyeye
altında elele
nasıl görünürdük diye
SUNAY AKIN
Yorum (4) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı






